Genel olarak anaokuluna gitmeyen ve ev içinde yetiştirilen 2,5-3 yaşındaki çocuklar için “kendi kendine oynamıyor, hep bizlerle bir arada olmak ve hep onun isteklerinin karşılanmasını istiyor” gibi sözler sıklıkla duyulmaktadır. Televizyonda çizgi film izleme, oyun konsolu, online oyun, ana-baba ya da diğer büyüklerle oyun, kitap ve dergi okuma, eğer hava koşulları elveriyorsa çocuk parkı vb. gün içinde belirli sürelerle sınırlı olduğundan çocuk, günün büyük bir kısmında yapılanlardan tatmin olmayıp sıkıntı belirtileri göstermektedir. Canı sıkılan yani sıkıntı yaşayan çocuk, kendi kendine oyun oynamak yerine çevresindeki yetişkinlerin ilgisini çekmek için olur olmaz şey karşısında ağlamakta, çocuk yetiştirme konusundaki kültürel özelliklerimiz nedeniyle onu ağlatmamak isteyen büyükler de ağlamaması için her yola başvurmaktadır. Bu durumda, ağlayınca istekleri sürekli yerine getirilen çocukta ağlama alışkanlığı yerleşmektedir. Çocuk yetiştirme konusundaki kültürel özelliğimizi biraz açacak olursak, ebeveynlerde çocuklarının istediklerini yapmazlarsa çocuğun psikolojisinin bozulacağı yönündeolumsuz bir beklentinin çıktığı görülmektedir. Aslında psikolojinin bozulması gibi bir moda deyimin ne denli doğru olduğu da irdelenmelidir. Psikoloji sözcüğünün açılımının ruh bilimi olduğu bilinse bu deyimden başka bir şey bulunmaya çalışılırdı. Ebeveynlerin çocukların ağlaması ile ilgili diğer yaklaşımlarına bakınca karşımıza; üzülmesin, yoksunluk yaşamasın, bir varlık olarak tüm istekleri karşılansın vb. sözlerle karşılaşmak mümkündür. Bu düşünce ve davranışlar sonucu, çocuk merkezli aile yapısının oluştuğu görülmektedir. Bu yaklaşıma uygun olarak yetişmiş olan çocuk; yememek için ağlamakta, giyinmemek için ağlamakta, soyunmamak için ağlamakta, konuk olarak gidilen evden bir an önce eve dönülmesi konusunda kendince verdiği kararın gerçekleşmesi için ağlamakta, hatta bazı örneklere göre, gece yarısı sokağa ya da oyun parkına götürülmesi için ağlamakta, pastel boyasının ya da kuru boya kaleminin ucu kırıldığında ağlamakta, resim yaptığı kağıt buruştuğu için ağlamakta, eve gelen konuk çocuğuna oyuncağını, resim yapma materyalini, oyun hamurunu vermemek için ağlamaktadır. Onun her fırsatta ağladığı görülmektedir. Aslında bu tür çocuk merkezli ailelerdeki yetişkinlerle görüşüldüğünde, pek çoğunun, çocuğun ev içindeki ağlamalarından şikâyetçi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca çocuğun ağlamaları karşısında anne-baba ya da diğer yetişkinlerin birbirini suçladığı, kırıcı sözler söylediğine de tanık olunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, ağlayarak bir şey elde etmek isteyen çocuktaki ağlama olgusunun pekişmesine yetişkinlerin neden olduğu görüşü ağırlıktadır. Çok küçük yaşından bu yana, bazı olumsuz istekleri karşısında “hayır” denilip bu sözcüğün arkasında durmak için tüm aile bireyleri olarak ortak bir görüş ve davranış birliği içinde olunduğunda ve duygusallık olgusu da gerçeklik kavramına dönüştürüldüğünde, çocuğun ve de yetişkinlerin daha rahat günler geçirme mutluluğuna erişmesi mümkün olacaktır. Ayrıca genel olarak ev içinde disiplin kuralları belirleyen ve bu kurallara çocuğun uymasını sağlamada çaba gösteren anneden başkası değildir. Annenin bu uğraşını; babanın, büyükanne ve büyükbabanın “bu sefer yapıversin, ağlatma bırak yapsın ya da ben parasını vereyim onu al da ağlamasın” gibi sözlerle disiplin sınırlarını dağıtmaktadır. Sınırı aralayan bir yetişkinin iyi, sınır konusunda ısrarcı olanın ise kötü sıfatı ile damgalanması sonucunda çocuk, yaptığı uygun olmayan her davranışında sığınacağı yeri belirlemektedir. Çocuk istediklerini elde etmek için yalnızca evi seçmeyip ev dışında da elde etmek istedikleri için ağlamaktan çekinmemektedir. Bu durumda ise çevredekilere mahcup olmamak ve sadist damgasını yememek için ağlamamasını sağlama adına sınırlamalar yok olmakta, ipler yine çocuğun eline geçmektedir.
2,5-3 yaşına gelen çocuk için; ev içinde yapılanların yeterli gelmemesi ve de onun sosyalleşmesini sağlamak için artık bir okula gitmesinin zamanı geldiği düşünülerek onunla okul hakkında konuşmalara başlanmakta ve bu duruma alışması sağlanmaya çalışılmaktadır. Onda okula gitme isteği belirince çevredeki okullara gidilerek araştırma yapılıp, gerek ekonomi gerekse okulun fiziksel özellikleri uygun görüldüğünde karar verilmektedir. Bir önceki gün ve akşam “yarın okula gideceğiz, orada arkadaşlarınla oyun oynayacaksın, bak bu okul çantanı da götürüp arkadaşlarına göstereceksin” türünden sözler ve davranışlar karşısında çocukta isteklilik belirtileri görülmektedir.
Ertesi gün okula anne ya da büyük annelerden biriyle giden çocuk birdenbire bir yadırgama belirtisi oluşturmaktadır. Daha sonraki birkaç gün, getiren yetişkinden bir türlü ayrılmak istememekte ısrarcı olmaktadır. Çocuk, genellikle diğer çocukların yaptıklarını merak ettiğinden, yapılanları görüp aralarına katılmak, bir yandan da getiren yetişkinin yanından ayrılmama ikilemi içinde ne yapacağını bilememektedir. Diğer çocukların yanına gitme isteği ağırlaşınca kısa süreli de olsa, çocuk gidip onların yaptıklarına katılmakta ve daha sonra kendisini getiren büyüğün yanına gelmekte ve yine çocukların yanına gidip etkinliğe katılmaktadır. Birkaç gün sonra onu getiren yetişkinin yanına geliş-gidiş süresi genişleyince yetişkin, uyum sağladığına tanık olarak ayrılıp gitmektedir. Onun gidişinden sonra çocuk belki birkaç kez “nerede, nereye gitti” diyebilmekte ve öğretmeni “alışveriş yaptıktan sonra gelip seni alacak” dediğinde genellikle ikna olup etkinliklere katılımını sürdürdüğü görülmektedir. Daha sonraki gün getirildiğinde yine içeri girmeme, yetişkinden ayrılmak istememe vb. gibi bir gün önceki yaşananların yinelenmesi olasıdır. Yetişkin, genellikle sabah gelişlerdeki ağlamalarının bu kadar sürede kaybolmadığından kaygılanıp hüzünlenmektedir. Kendisine, gün içinde çocuğun yaşadığı mutluluk anlatılsa da bir türlü inanamayıp ya anneye ya da babaya telefon ederek yine ağladığını söylediği duyulabilir. Daha sonra anne ya da baba okula telefon ederek, çocuğun bir türlü alışamadığı, uyum sağlayamadığı ve ağladığından söz edince her ne kadar durumun öyle olmadığı anlatılmaya çalışılsa da karar verecek kişi veli olmaktadır. Bu gibi durumlarda bazı anne-babaların, söylenenler doğrultusunda okula giderek çocuğun oradaki durumunu görüp, ikna olduktan sonra, çocuktaki sabah ağlamaları için bir çözüm yolu bulmada söylenenleri değerli bulup, kararlılıkla davrandıkları görülmektedir. Çünkü okul içinde 40-50-60 kadar çocuk varsa ve çocuklardan ağlama sesi duyulmuyorsa, bunun nedeni ve çözüm yolu, çocuğa, istediğini ağlamakla elde etmeme alışkanlığının kazandırılması olarak görülmelidir. Okuldaki çocuklar söylenen sözleri dinlemekte ve gerektiği gibi davranmaktadırlar. Oysa evde bunun tam tersi gelişmeler görülmektedir. Genellikle aile yapısında söz dinleyenin çocuk olmadığı; çocuğun isteği olumlu da olsa, olumsuz da olsa ancak ve ancak onun isteklerine karşı boyun eğerek, yetişkinlerin ister istemez çocuk sözü dinlemekten başka bir şey düşünemediği bir gerçektir. Böyle yaklaşımlarda bulunanın “peki, peki” diyerek ne yazık ki sürekli olarak pes etme zorunluluğu taşıması bütün olumlu kuralları altüst etmektedir.
ÇOCUKLAR OKULDA DEĞİL, ANCAK VE ANCAK EVDE AĞLAMAKTADIR YA DA AĞLAMAYA ALIŞTIRILMAKTADIR.