İnsanın doğuştan getirdiği ve yaşamı boyunca yok olmayan iki temel içgüdü vardır ki, bunların işleyişine ket vurmak oldukça zordur. Bu iki içgüdü olan saldırganlık (aggressivity) ve cinsellikten (sexuality) söz eden S. Freud, insanın kişilik bütününü kapsayan üç ana bölüm olan iç ben (id), ben (ego) ve üst ben (süper ego) bölümlerinden en gizli ve en güçlü olanını iç ben (id) olarak nitelemiştir.
Saldırganlık dürtüsü yani agresivite diğer canlılara göre insan ve hayvanda belirgin olarak görülür. Bir yavru kediyi sevmeye kalksak, anne kedi hemen agresifleşir. Sevimli civcivleri alınmaya kalkılsa tavuğun hızla gelerek kanatlarıyla saldırdığı görülür. Oysa insan biraz farklıdır. İçgüdülerini hemen dışa vurmama özelliğini taşıyabilir. Bazı anneler, pek küçük bebeklerine istenmeyen bir davranışta bulunan bir yakınına hemen karşı koymaya kalkışmayıp sabırlı davranarak içgüdüsel dürtülerine ket vurur. İnsanı hayvandan ayıran önemli özellik budur. S. Freud’ a göre dürtülere “dur” demeyi sağlamada; aile, eğitim, sosyal çevre, örf ve olumlu yaşam kurallarını özümseme gibi faktörler etkili olur. Bu “dur” demeyi sağlayan ve adına üst ben denen güç, iç bendeki saldırganlık ve cinsellikle ilgili olan ve daima doyum (tatmin ) arayan çok güçlü duygulara engel olarak insanın olgunluğunu yaratır ki; bu durumda bireyde “ben” yani kişilik gelişmiş olur. Kişiliğin gelişmesine bağlı olarak vicdan, iyimserlik, dürüstlük vb. gibi özellikler de kendiliğinden gelişir. Egosu gelişmiş kişilerde saldırganlık ve cinsellik güdülerinin olmaması mümkün değildir. Egosu gelişmemişe göre aradaki nüans, saldırgan davranışların kaba güce dayanmayıp kalemle ya da sözel olarak, toplumun koyduğu önemli kuralları bozmadan yapılmasıdır. Hemen her gün alınan gazetelerdeki köşe yazarlarını okuyunca, işlenen konuların olgunluk sınırlarını aşmadan yapılan saldırganlıklar içerdiği anlaşılır. Ayrıca politikacılardan bazılarının kavgaya neden olabilecek sıradan saldırgan konuşmaları yanında, büyük olgunlukla, içinde gizli saldırganlıklar bulunan sözleri ustalıkla kullananlar da bulunmaktadır.
Çocukta görülen saldırganlık ise bebeklikten beri görülebilir. Süt emme sırasında annesinin göğsünü ısırmak, tırmalamak ve eliyle vurmak saldırgan davranışların başlangıcıdır. Çocukluk döneminde ise amaçlı ya da amaçsız saldırganlıklar bolca görülse de amaçlı olanların, isteklerin karşılanmaması ile oluştuğu bilinir. İsteği karşılanmayan çocuk önce sözel olarak ses tonunu yükseltme ile başlayıp haykırma, ağlama, vurma, tükürme, insanı üzme amaçlı ya da bir yetişkine söylenmemesi gereken sözler söyleme gibi girişimlerde bulunur. Bütün bu girişim denemeleri kazanma amaçlıdır. Ülkemiz çocuklarının hemen hepsinin de, isteklerini elde etme konusunda kazanan bireyler olduğu bilinir. Çünkü kazanmanın yolları olan bu tür gelişimleri edinmesini sağlayanların; anne, baba ve ailedeki diğer yakınlar olduğu söylenebilir. Genellikle istekleri doğrultusunda doyuma ulaşma (tatmin olma) ağlama ile elde edilir. Ağlama karşısında pes eden yetişkinler kaybeden, o ise kazanan olur. Doyuma ulaşmak her insanın en büyük isteğidir. Fanatik bir taraftar kendi takımının kazanmasını ister, takım kazanınca doyuma ulaşır. Takım yenilse bile isteklerini başka yönlere kanalize ederek bunu kabul edemediğini belirtir. Örneğin; hakem hataları, fırsatları kaçırmak vb. gibi ve de geçmişten örnekler vererek kendi takımının üstünlüğünü belirtmeye çalışıp, ileriye dönük kendince oluşacağına inanılan varsayımlarda bulunmak, hatta olgun kişiliğe yakışmayan şiddete başvurma vb. gibi.
İsteklerinin karşılanmasını ağlamayla elde etmede alışkanlık kazanan çocuk da bir yetişkin gibi yenilmeyi asla kabul edemez. Bu tür çocukların bulunduğu ailelere “çocuk merkezli” denmekte olup, bu ailelerde egemenlik büyük oranda çocuktadır. Ailenin sıkıntılar yaşaması sonunda çıkış yolu aramak için başvurdukları uzmanın; çocuğun olumsuz davranışlarının nasıl oluştuğunu sorması sonunda genel olarak; anne-babanın kendi çocukluk dönemlerinde bir takım yokluklar yaşadıkları ve bu nedenle bazı olanakları elde edemediklerinden dolayı, çocuklarının da aynı durumları yaşamayıp daha mutlu bir yaşam içinde gelişmesi ve diğer çocuklara göre “en“ olmasını düşlemesi türünde yanıtlar sıralandığı duyulur. Bir başvuru nedeni de doyum sağlaya sağlaya çocukta hiçbir şeyden hoşlanmama gibi bir olumsuzluğun belirmesidir. Bunun gelişmesinin nedeni ise ona sağlanan sonsuz özgürlük ve olanaklardır. Kendilerine verilen uzman öğütleri doğrultusunda çocuk isteklerine bazı sınırlamalar getirme girişimleri ise belki birkaç gün sürebilir. Onun, üzülme anlamı verilen ağlamaları ve aile bireylerinin duygusallığı, alınan kararlardan yavaş yavaş uzaklaşmaya doğru gider. Bir markette alış-veriş yaparken evde aynı oyuncak varken yenisinin alınmasını isteyen çocuğa; evde aynısı olduğu için istediği oyuncağın alınmaması gerektiğinin belirtilmesi durumunda, herkesin içinde avazı çıktığı kadar bağıran ve ağlayan çocuğa bir de çevredeki tanınmayan cesaretli kişilerin cahilce yönelttikleri sözlerden utanıp isteğini kabul etmek zorunda kalınır. Bir süredir okuluna gitmekte iken birdenbire okula gitmek istememesi sonunda, ilkokul döneminde yaşanacak sıkıntılar düşünülmeden, “peki” diyerek okuldan alınır. Televizyonu çalıştıran kumandayı kullanmayı öğrendiğinde çocuğa “aferin, benim çocuğum artık her şeyi becerebiliyor” denilir. Daha sonraları yetişkinlerin izlediği bir programı kapatıp kendi istediği kanalı açmak istediğinde, kızarak televizyon fişini prizden çekme sırasında bunu da öğrenen çocuk için olası tehlikelere neden yaratmak gibi türlü türlü tutarsızlıklarla dolu örnekler, zamanında konulamayan sınırlamaların acı meyveleri olarak tadılır. İsteklerinin sınırsızca yerine getirilmesine alışan bir çocuk, yeni konulmak istenen yasaklara ve kurallara da karşı koymanın farklı yollarını denemeye başlar. Bunlardan en belirgini oto-agression denilen, kendine yönelik saldırı türleridir. Ağlama vb. yöntemlerle isteklerini elde edemeyen bazı çocuklar kendini birden bire yere atma, kafasını yere vurma, kendi yanaklarına tokat atma, saçlarını yolma, yüzünü tırnaklama vb. gibi davranışları sergileyerek ilgi çekme ve sınırların kaldırılmasını sağlamaya yönelik davranışlarda bulunur. Onarılması güç olan sonuçlar yaratabileceği düşünülerek çocuğun bu gibi davranışlardan vazgeçmesi için de, istekler hemen karşılandığında aile pes etmiş ve yine çocuk kazanmış olur. Ailenin perişan durumunu gören çocuk adeta mutluluktan mutluluğa uçar. Ondaki bu keyif alma bir tür sadizm olarak nitelendirilebilir. Çünkü bir yandan aile bireylerini sevmekte, bir yandan da kendi yöntemleri ile onları teker teker cezalandırmaktadır. Bir yandan sevdiği için onlardan ayrılmak istemediği, bir yandan da elde ettiği her fırsatta üzmekten hoşlandığı tutumlar sergilediği görülür. Yetişkinlerin de durumu hemen hemen aynıdır. Ona olan sevgileri sonsuz olmasına karşın, istenmeyen davranışları karşısında çileden çıkarak, bazen yapılmaması gerekenlerin de yapılması, anne-baba ve çocuğun ayrı ayrı ikilemde kalmalarına neden olur. Çocuk zaman zaman “beni sevmiyorlar” , anne-babalar ise “acaba bizi sevmiyor mu?” gibi düşünceler yaşarlar. Bu durumda iletişim kopuklukları sonucu tırnak kemirme, tikler, mastürbasyon vb. olumsuzluklar kendini gösterebilir.
Çocuklar bizim çocuklarımız, ülkenin geleceği olan değerli varlıklardır. İstenen, onların çok iyi birer birey olmaları ise, onları yetiştirenlere çok önemli görevler düşmektedir. Yetiştirmede “benim istediğim gibi olsun” kuralı katılıktan ılımlılığa dönüştürülmeli, onun gelişen bir birey olarak kabullenip bazı sorumluluklar üstlenmesi gerektiğine inanılmalı, küçük görülmemeli ve yaşına uygun davranışları edinebilmesi için yüreklendirilmelidir. Şımartırcasına yapılan davranışlar, yerini olması gerekenlere bırakmalıdır. Yemek yemesinden tutun da, ayakkabı, pijama, giysi gibi şeyleri giymeyi başarma, oyuncaklarını toplama vb. gibi çoğaltabileceğimiz şeyleri onun kendi başına yapabilmesini sağlamada işe başından başlamanın rahatlığını hem çocuk hem de yetişkinler yaşayacaktır.
Çocuğu sevmek, ona acımak olmamalıdır. Çünkü onun potansiyeli bir takım şeylerin yapılmasına uygun olduğunda ve bu potansiyelini dışa vurmanın keyfini yaşamasına engel olunduğunda onun, hemen her şeye karşı boşverciliğini ve de bencilliğini sağlamada etken olacaktır. Bencilliğin iyi olduğuna ve bu yolda ilerlemenin doğru olduğuna inanan bireylerin toplum içinde asalak olmaktan ileri gidemedikleri görülür. Bu tip bireylerin kişiliklerini de ayrıca irdelemek yerinde olur.
Yukarıda kişilik gelişmesinde etken olan faktörlerden söz etmiştik. Çocuğun da geliştirdiği bir kişilik olgusu yadsınmamalıdır. Kişiliğin gelişmesi zorlukları yenebilme başarısı ile de ilgilidir. En zor olan şeylerin bile türlü acemiliklerden sonra yapılır duruma geldiği bilinir. Çocuk yemek yemesini bilemez. Çünkü böyle bir şeyi kendi başına yapabilmesi zordur. Burada ailenin tutumu önemlidir. Eğer aile bireyleri yemek yenilen yerin kirlenebileceğini ön planda düşünüp bunu engellemek için görevi kendisi üstlenmişse, ileriye dönük olarak gelişebilecek olumsuzlukları önlemek için söylenecek söz kalmamıştır denebilir. Verdiğimiz diğer örnekler için de “evden çabuk çıkmamız gerekir, onun yavaş giyinmesini bekleyemem” denmişse de söylenecek bir şey kalmamış demektir. Özellikle çok küçük çocukları, hatta bebekleri olan ailelerin çocuk gelişimi konusunda, uzman, kitap, makale, seminer, Tv. programı, internet gibi, edinecekleri pek çok kaynak bulunmaktadır. Zaman geçirmeden bu kaynakların içeriği uygulanmalı ve bilinçsizce istenenlere göre, daha somut “en . . . . “ lerin gerçekleşeceğine inanılmalıdır.